| 4. Bodrum Film Festivali hakkında
Herşeye rağmen belgesel*
Geçen ay gerçekleşen Cannes Film Festivali, günümüz sineması adına çarpıcı gelişmelerin aynası oldu. Coen'lerden Tarantino'ya, Kusturica'dan Wong Kar Wai'ye, Kim Ki Duk'tan David Fincher'a anlı şanlı isimlerin pahalı filmlerinin boy ölçüştüğü bir yarışmada, Altın Palmiye ödülünü ala ala kim alsın beğenirsiniz: Henüz ikinci filmini binbir finansal zorluk ve çok düşük bir bütçeyle tamamlayabilen genç bir Romanyalı yönetmen, Cristian Mungiu. İşin garibi "4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün" adlı mütevazı film etkileyiciliğini ne sinemasal canbazlıklarına ne de teknik maharetlerine borçluydu; seyirciyi yapay bir labirente sokacak muzip kurgu numaralarına da başvurmuyordu. Gelgelelim, baştan sona gergin bir ip üstünde ilerleyen, buna rağmen 'canbazlığa' soyunmayan bu haliyle seyirciyi yine de gerçeğin labirentine kapatıyor, yalın anlatımıyla insanın tenine dokunuveriyordu. Doğru dürüst ışık bile kullanmadan baştan sona el kamerası ile çekilmiş, düpedüz belgeselin diliyle konuşan bir filmdi. Sonuç: Yalnız iki genç kızın öyküsünü müthiş bir derinlik içinde vermekle kalmayıp aynı zamanda bir ülkenin de profilini çıkaran gerçek bir sinema yapıtı.
Yönetmenin ödül törenindeki sözleri, hepimizin gönlünden geçen temenniyi özetliyordu: "Bu ödülün bana verilmesi, ümit ederim ki küçük ülkelerde mütevazı bütçelerle ve dev sinema yıldızları olmadan film çeken yönetmenleri de cesaretlendirir."
2007 Cannes'ı, sinemada samimiyetin, gerçekliğin ve yalınlığın zaferine sahne olmak dışında belgeselin de gözde olmayı sürdürdüğü bir festival oldu. Festivalin resmi programında, benim tesbit edebildiğim 10'a yakın belgesel film mevcuttu. Ki bakmayın festival boyunca yüzlerce filmin ortada dolaştığına, Cannes'ın resmi bölümlerindeki toplam film sayısı 70-80'i geçmez. Yakın zamana kadar böylesine büyük bir festivalin bu kadar çok belgesele yer ayırması olacak iş değildi.
Dünyada belgesel sinemanın bu hızlı yükselişi Türkiye'ye nasıl yansıyor, peki? 'Teknolojinin demokratikleşmesi'nin bağımsız film üretiminde belli bir artışa yol açtığın ve egemen
kalıpları yıkmaya dönük ciddi arayışlar içinde olan yeni bir belgeselci kuşağın yetişmekte olduğunu söylemek mümkün. Ancak bu damarın akacak kanal bulabildiği ne yazık ki söylenemez. İstanbul gibi bir metropolde bile, bir belgeselin salonlarda gösterime girmesi, seyirciyle adamakıllı buluşması hâlâ düş kabilinden. Televizyonların yaklaşımını ise hiç sormayın... Bakalım bu kurumların işleyiş mantalitesi, belgeselin önünü tıkamaya daha ne kadar devam edecek?
Programında belgesele geniş yer açan Bodrum Film Festivali, 4'üncü yılında 'genç' sinemayla daha da yakınlaşıyor. Yerli-yabancı belgesellerden oluşan esaslı bir seçkiyi seyirciyle buluştururken yakın zamanda Arap ülkelerinden çıkan filmlere özel bir bölüm ayırıyor. Film kolektiflerinin festivaldeki buluşması bu yıl yabancı konukların katılımıyla uluslararası bir boyut kazanıyor. Festival, son bir yılda dünyayı dolaşan kısa filmlerimize, bu arada Rusya'dan gelen avant-garde filmlere kucak açıyor, geçen sezonun belli başlı yerli sinema ürünlerini bir araya getiriyor, dünyada ciddi bir gündem oluşturan Nuri Bilge Ceylan sinemasını masaya yatırıyor.
Sinemanın Bodrum'daki bi renkli buluşmasının gelecek yıllarda güçlenerek devam etmesi dileğiyle...
Necati Sönmez
(*) 4. Bodrum Film Festivali, 2007 kataloğundan...
|